3 sonuçtan 1 ile 3 arası
  1. #1
    Senior Member Baş Belası - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Yer
    Anasının Dizinin Dibiinden
    Yaş
    29
    Mesajlar
    5.348
    Ettiği Teşekkür
    0
    1 mesaja 1 teşekkür aldı

    Arrow peygamber sevgisi,Türklerde Peygamber ve Ehlibeyt Sevgisi





    Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt Sevgisi
    • Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt'i seviyorum diyen bir müminde bulunması gereken vasıflar nelerdir?
    • Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de Hz.Peygamber (s.a.v) ve Ehl-i Beyt'i bize nasıl örnek gösteriyor?
    • Bu güzel örnek karşısında bizim üzerimize düşen görevler nelerdir?
    Hz. Peygamber’e iman etmek farzdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’e iman etmek İslam’ın erkânından birisi, imanın da şartlarından bir şarttır. Bundan dolayı her Müslümanın O’nun Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna şehâdet etmesi, O’nun Rabbinden getirdiği her şeyi tasdik etmesi ve O’ndan gelen bütün sözleri ve fiilleri kabul ederek, O’nu hayatında kendisine örnek alması gerekir.
    Hz. Peygamber’i sevmek, her mümin için en gerekli taatlerden biridir. Zîrâ sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Buhârî ve Müslim’in Enes b. Mâlik (r.a)’den rivâyet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Sizden birinize ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.”[1]
    Bu zikretmiş olduğum hadis-i şerif başka bir rivâyette şöyle nakledilmiştir:
    “Sizden birinize ben, kendi nefsinden, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş sayılmaz”
    Bu sevgi bir insanda gerçekleşmezse, o insan gerçek mümin olamaz. Nitekim, Abdullah b. Hişâm, Hz. Ömer (r.a)’ın bir gün Peygamber (s.a.v)’e şöyle dediğini rivâyet etmiştir:
    “Ey Allah’ın Resulü sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha fazla sevimlisin” demiştir.
    Hz. Peygamber (s.a.v) ise, O’na “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; sen, beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın” demiştir.
    Hz. Ömer (r.a)’de O’na; “Vallâhi şimdi sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin” dediğinde, Hz.Peygamber (s.a.v); “Şimdi imanın kemâle ermiştir ey Ömer” demiştir.[2]
    Şüphesiz ki insan, iyiliğin esiridir. Kalpler kendisine iyilik yapana karşı sevgi duymak üzere yaratılmıştır. Eğer bir insan, kendisine iyilik yapan bir insanı severse, ya ona bir hediye verir veya dar zamanında ona yardım eder. Bir kişi başka bir kişiyi sevince bunları yaparsa, o halde, bütün âlemlere hidâyetle gelen, bütün insanlık için rahmetle gönderilen insanlara kitabı ve hikmeti öğreten, dünya ve âhiret saadetine kavuşma yolunu açıklayan bu Yüce Peygamber’e karşı tutumumuzun nasıl olması gerekir?
    Burada hemen şunu ifade etmemiz gerekir ki; Allah sevgisinden sonra sevgiye en lâyık olan Hz.Muhammed (s.a.v)’dir. Zîrâ Yüce Allah, bir ayet-i kerimede Hz. Peygamber (s.a.v)’e hitâben şöyle buyurmaktadır:
    “(Ey Habibim!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[3]
    Allah, iki vasıtayla bilinip tanınabilir: Onlardan biri akıl, diğeri ise peygamberdir. Allah’ı birinci vasıtayla tam manasıyla bilip anlamak yeterli değildir. Varlık âlemindeki çok mükemmel plan şaşmayan kanunların, bir plancının ve bir kanun koyucunun varlığına delalet ettiğini akıl yoluyla bilip anlamak mümkündür. Ama O yüce kudretin sıfatları, emirleri, kullarından bekledikleri, bu dünyayı insanlara hazırlamasının nedenleri, ahiretin varlığı bilinmemektedir. Bunları akıl değil, ancak peygamber haber verebilir. Peygamberin getirdikleri akılla birleşince asıl yol ve amaç belirlenmiş olur.
    O halde peygamber, ilahî rahmeti ve O’nun kullarına olan buyruklarını yansıtan bir ayna, O’nun kanunlarını haber veren bir alıcı-verici, O’nu kullarına tanıtan bir rehber; kulluk görevinin anlamını ve ölçüsünü insanlara öğreten bir öğretmendir.
    Bu nedenle Allah’ın sevgisine erebilmenin tek yolu, peygamberi sevmek ve O’nun getirdiklerini gönülden benimseyip kabul etmek; ilâhî rahmetin insanlıktan yana ışık ve enerjisini ondan almaktır.
    Hz. Peygamber, Bizlere Örnektir ve Kendisine Uyulmalıdır
    Birçok değerin ve kıymet hükmünün alt üst olduğu, kalbî ve ruhî hayatın iflas ettiği, Muhammedî bir havanın bizden uzaklaştığı günümüzde, Hz. Peygamber (s.a.v)’e uymak çoğu meselemizi çözümleyecektir. Zîra sevgili Peygamberimiz Veda Hutbesinde;
    “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir”[4] buyurmaktadır.
    Bu hadis, başka bir rivayette ise şöyle nakledilmektedir:
    “Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum: Biri Allah’ın Kitabı, diğeri de öz akrabalarımdan olan Ehl-i Beytim. O ikisine sarıldığınız müddetçe, benden sonra asla (doğru yoldan) sapmazsınız. Gerçekten bu ikisi, (Kevser) havuzun(un) başında tekrar bana kavuşuncaya kadar birbirinden ayrılmazlar...”
    Ehl-i Beyt (a.s), İslam semasının parlak yıldızları ve ışık saçan güneşleridirler. Onlar, Resulullah (s.a.v)’a uyan kâmil insanlık örnekleridirler. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.v)’in ilim kaynağından faydalanmış, risalet evinde büyümüş, onun yolunda hareket etmişlerdir. Onlar, ümmeti Allah’ın Kitabı’na ve Hz. Peygamber’in sünnetine sarılmaya davet ederek, kendi yaşantılarında da bunun en güzel örneğini sergilemişlerdir. Onlar, halkı Hakk'a çağırmış, bir an bile Hakk'tan uzak kalmamışlardır. Onlar, yukarıdaki hadisin açıkladığı gibi, hiçbir zaman Kur’an-ı Kerim’den ayrılmamışlar, ayrılmazlar. Onlar, Kur’an-ı Kerim’de açıklanan bütün değerlerin ve yüce makamların en güzel örnekleridirler.
    Biz Müslümanlar ne bulduysak Hz. Peygamber’e uymakta bulduk, yine ne bulacaksak O’na yaklaşmada, O’nu anlamada ve O’na uymakta bulacağız.
    Bizler, Hz. Peygamber (s.a.v)’i kaybetmekle her şeyimizi kaybettik. Bu uzun yolda kaybettiğimiz her şeye yeniden sahip olmamız, Hz. Muhammed (s.a.v)’i yeniden bulmaya ve gönüllerimizde O’na karşı coşkun sevginin yeniden uyanmasına bağlıdır.
    Büyük meselelerin çözüm beklediği çok çetin günlerdeyiz. Hangi asırda yaşarsak yaşayalım, hangi devirde bulunursak bulunalım, önümüzde cereyan eden hadiseler hangi cinsten olursa olsun, bizler, Hz. Peygamber (s.a.v)’i hayatımızda örnek edinirsek kurtuluşa ereceğiz. Aksi taktirde kurtuluşumuz mümkün olmayacaktır.
    Nitekim, Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, mü’minlere Hz. Peygamber (s.a.v)’i örnek gösteriyor ve şöyle buyuruyor: “Allah’ı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah’ı çokça zikreden siz mü’minler için Allah’ın Resulünde pek güzel bir örnek vardır.”[5]
    Şunu iyi bilelim ki O, sadece kuru bir örnek değil, her emri yerine getirilmesi lazım gelen ve her hareketi benimsenip, hayata yansıtılması gereken bir rehberdir.
    Yüce Allah buyuruyor ki: “Resul size neyi verdi ise, onu alın! Neden men etti ise ondan da sakının”[6]
    Zaten O’nun sözleri ve hareketleri kendi nefsinin eseri değildir. Yüce Mevlâ’nın vahyi ve ilhamının mahsulüdür.[7]

    1. Peygamberlere İtaat Gereklidir.
    Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden biri de Onların ümmetlerine güzel birer örnek olmalarıdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’i örnek edinmek, her şeyden önce Allah’ın emridir. Zira, Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette Hz. Peygamber’e itaat etmek, Allah’a itaat etmekle denk tutulmuştur. Yüce Allah, Nisâ suresinde şöyle buyuruyor: “Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.”[8] Bu ayette, Allah’ın elçisine itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağı belirtilmektedir. Diğer bir ayette de Allah’ın sevgisine ve mağfiretine nâil olabilmek için, Hz. Peygamber (s.a.v)’e tâbî olmak emredilmektedir: “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”[9]
    Bu ayetten de anlaşıldığı gibi Allah’ın rızası ve sevgisi Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir mü’minin en büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır.
    2. Asıl Hedef Allah’ın Rızasıdır.
    Aslında kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayır, İslâm yolunda tüketilen bütün nefesler tek gayeye bakar; o da Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Bunun da tek yolu, Rasulullah (s.a.v)’in sünnetine uymak ve hayatımızı onun hayatına benzetmek ve onu örnek edinmektir.
    Yüce Allah, küçük-büyük her meselede Hz. Peygamber (s.a.v)’e uymayı, O’nun verdiği hükme razı olup teslim olmayı, imanın gereği saymaktadır:
    “Rabbin adına yemin olsun ki, onlar, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde seni hakem kılmadıkça, sonra da içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan senin verdiğin hükme tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe asla iman etmiş olmazlar.”[10]
    Yüce Allah, bu ayette şu üç noktaya dikkatimizi çekiyor:
    1- Her meselede Rasulullah’ın hakemliğine başvurmak.
    2- O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.
    3- Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek.
    Kur’an-ı Kerim, mü’minlerin mutlak teslimiyetten başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile şöyle haber veriyor: “Mü’min bir erkek ve kadın için, Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiçbir tercih hakkı yoktur”[11]
    Hz. Peygamber (s.a.v)’in emrine itaat etmemek, O’na sırt çevirmek, Allah’ın emrine isyandır. Hz. Peygamber (s.a.v)’e karşı ortaya konan her duygu ve hareket, aslında Allah’a karşı gösterilmiş demektir.
    Kur’an’da bazı ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.v)’e isyan, hüsran ve bedbahtlık sebebi olarak gösterilmektedir.
    “Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına büyük bir felaket gelmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar”[12]
    Nisâ suresinde ise aynı husus şöyle dile getirilir: “Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda yapayalnız bırakırız ve onu cehenneme sokarız! Cehennem ne kötü bir yerdir.”[13]
    Hz. Peygamber (s.a.v)’e tâbî olup, O’nu örnek edinmek hususunda bizzat Rasulullah’ın söylediği birkaç hadisi de hatırlayalım. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur.”[14]
    Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise, Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Bütün ümmetim cennete girecektir, ancak yüz çevirenler müstesnâ! Dediler ki:
    - Ey Allah’ın Resulü! yüz çeviren kimdir?
    - Kim bana itaat ederse cennete girer. Bana isyan edene gelince o, yüz çevirmiştir.”[15]
    Peygambere ve getirdiği esas ve prensiplere uymamız, yaratılışımızdaki amaca, kainat planındaki belirlenen yerimize uygun bir yol tutmamız ve ona göre hayatımızı düzenleyip yaşamamız demektir. Zira bizi ilim ve kudretiyle yaratan Yüce Allah, en uygun biçimde yaşamamızı da planlamış ve bu planını da bizlere gönderdiği peygamber ve indirdiği kitap vasıtasıyla bildirmiştir.
    Bu dünyada Peygambere itaat etmenin, O’nu örnek edinmenin önemini anlamayıp, O’na itaat etmeyen kişi ahirette pişmanlık duyacaktır. Nitekim Yüce Allah, ahirette bu pişmanlığı duyanların halini bize şöyle açıklamaktadır:
    “O gün, zâlim, ellerini ısırıp diyecek ki: Keşke ben de O Peygamberle aynı yola girseydim!...Vay başıma! Keşke falancayı dost edinmesem, onu örnek almasaydım”[16]
    3. Hz.Peygamber’in Sünnetine Uymak Gerekmektedir:
    Müslümanların, her sahada Hz.Peygamber (s.a.v)’i örnek edinmeleri gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v)’i örnek edinmek demek, O’nun sünnetine uymak demektir.
    Arapça bir kelime olan sünnet; “yol, birinin devamlı gittiği yol, âdet, gidişat, hayat tarzı” gibi anlamlara gelir. Terim anlamıyla “sünnet” deyince; “Peygamberimiz (s.a.v)’in söz, fiil ve takrirleri” anlaşılır. Takrir, Arapça’da onay demektir. Peygamberimiz (s.a.v), bilgisi dahilinde yapılan bir davranışa veya söylenen bir söze, karşı çıkmamışsa, bu, O’nun o davranış veya sözü onayladığı, en azından mubah saydığı anlamına gelir. Çünkü insanları, Allah’ın rızasına ters olan her şeyden uzaklaştırmak için görevli olan bir peygamberin üstelik kendisinin her davranışının ashabınca takip ve taklit edildiğini bile bile Allah’ın rızasına ve dine muhalif bir davranış karşısında susması düşünülemez.
    Kısaca söylemek gerekirse sünnet; “Peygamber (s.a.v)’in hayat tarzı” demektir. Hayat tarzı, kişinin hayat anlayışının dışa vurmuş şekli demektir. Şu halde Peygamber (s.a.v)’in sünnetinin temelinde O’nun hayat anlayışı vardır. İnsanlar, tarih boyunca “Ben kimim, nereden geldim, niçin geldim, nereye gidiyorum?” gibi sorulara daima cevap aramışlar ve bu sorulara verdikleri cevaplara göre hayata anlam vermişler, hayat gayelerini buna göre tespit etmişlerdir. İşte Cenab-ı Hakk, gönderdiği peygamberler vasıtasıyla bu soruların doğru cevabını insanlara bildirmiş ve ona göre hayat sürmelerini istemiştir. Sünnet, bir hayat tarzı ise -ki öyledir- bu hayat tarzını gerçek manasıyla idrak etmek, onun arkasındaki hayat anlayışını bilmeye bağlıdır. Bu hayat anlayışını kavrayabilen kişi, şuurlu bir şekilde Hz. Peygamber’in sünnetini yaşayabilir. İşte sünnetin temelindeki bu hayat, bizim itikad, yani iman dediğimiz şeydir. Bu noktada sünnetin inanç ve zihniyet boyutu söz konusudur. Yani Peygamber (s.a.v)’in hayat gayesi ne ise hayata verdiği anlam nasılsa, O, nasıl bir imana sahipse, Müslüman da öyle bir imana sahip olmaya gayret etmelidir. O’nun değer yargılarını aynen benimsemelidir. Müslüman, her şeyden önce Hz. Peygamber (s.a.v)’in iman dünyasını, gönül dünyasını, fikir dünyasını kavramaya ve O’nu örnek almaya çalışmalıdır. Müslüman, Peygamber (s.a.v)’in tevhid anlayışını, nefis ve arzular dahil her türlü maddî ve manevî puta gönülde yer vermeyişini, Allah’a rağmen hiçbir otorite kabul etmeyişini, kulluk şuurunu, Allah sevgisini ve korkusunu, kader ve tevekkül anlayışını, kainatın her yerinde Allah’ın tecellilerini ibretle seyredişini, sebeb-müsebbib anlayışını, ulûhiyet anlayışını, değer yargılarını iyi tespit edip, sünneti yaşarken bunları işin temeline koymak ve içine sindirmek zorundadır.[17]

  2. #2
    Senior Member Baş Belası - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Yer
    Anasının Dizinin Dibiinden
    Yaş
    29
    Mesajlar
    5.348
    Ettiği Teşekkür
    0
    1 mesaja 1 teşekkür aldı

    Standart



    Kur’an’ın beyanına göre yaratılış gayemiz ibadet, yani kulluktur.[18] Peygamberimiz (s.a.v) de hep kulluğunu vurgulayarak ümmetine bu konuda yeterli mesajı vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) ibadeti, sadece belli zamanlarda yapılan görevler olarak değil, hayatın her anını içine alan bir kulluk ve mesuliyet anlayışı olarak anlayarak, hayatının tamamını ibadete dönüştürmüştür. Müslüman da, dar çerçevede ibadetlerinde; geniş çerçevede bütün davranışlarında kulluk şuuru içinde olarak ihlas, huşu, huzur, ihsan, hamd, marifetullah gibi kulluğun özünü teşkil eden manevî değerlerde Peygamber (s.a.v)’e benzemeye çalışmalıdır.
    Rasulullah’ın siyaset, ekonomi, hukuk, ahlâk, âdâb, eğitim, aile hayatı gibi konulardaki uygulamaları, O’nun sünnetinin sosyal boyutunu teşkil eder. Bu yönüyle Hz. Peygamber (s.a.v), hem toplumun lideri, hem de toplumun üyesi olarak, mükemmel bir İslâm toplumunun nasıl olması gerektiğini pratik olarak bizlere göstermiştir.
    Biz Müslümanlar, Peygamberimizin kul hakkına karşı hassasiyetini; kuvvetin değil hakkın hakim olduğu hukuk anlayışını; “Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir”[19] buyruğundaki sosyal adalet anlayışını; ferdi topluma, toplumu ferde feda etmeyen idare anlayışını; yeryüzünde adaleti hakim kılmayı esas alan i’lây-ı kelimetullah anlayışını; her türlü sömürüyü bertaraf eden ve eşref-i mahlukat olan insanın, insanca yaşamasını hedef alan ekonomi anlayışını; insanın ruh-beden bütünlüğünü bozmadan insan-ı kâmil yetiştirmeyi esas alan eğitim anlayışını, kısaca söylemek gerekirse, O’nun toplum hayatında amaçladığı hedefleri ve esas aldığı ilkeleri sosyal hayatımızın temeli haline getirmeliyiz.
    Hz. Peygamber (s.a.v)’in örnek ahlâkını, ferdî ve sosyal hayatımızın temeline koymalıyız. O’nun şefkatini, merhametini, affediciliğini, müsamahasını, kolaylaştırıcılığını, yardımseverliğini, alçak gönüllülüğünü, dürüstlüğünü, sözüne sadakatini, hilmini, cesaretini, iktisadını, dünyanın geçici menfaatlerine değer vermeyişini, zühdünü, şükrünü, sabrını, azmini, sebatını, tevekkülünü, teslimiyetini, cana yakınlığını, tatlı dilliliğini, inceliğini, zarafetini, vakarını, izzetini, teennisini, yiğitliğini, emanete riayetini, elhasıl burada sayamayacağımız bütün güzel hasletlerini içimize sindirip, karakter haline getirmeyi hayat gayesi edinmeliyiz. Çünkü O Yüce Peygamber (s.a.v), “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”[20] buyurarak ebedî risaletin gayesinin ahlâkî kemâle ulaşmış insan-ı kâmil yetiştirmek olduğunu vurgulamaktadır.
    Hz. Peygamber (s.a.v)’i gerçekten seven bir müminde bulunması gereken bazı vasıflar vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
    1. Hz.Peygamber (s.a.v)’in sünnet-i seniyyesine uymak; O’nun hayat tarzına hayatımızı uydurmak. Nitekim Cenab-ı Allah: “Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”[21] buyurmaktadır.
    Allah’ın rızası ve sevgisi Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir müminin en büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır.
    Allah’ı sevenler, “Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle”[22] diyen ve bu ilahî emri tebliğ eyleyen Resulullah’a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, “Ben özümü Allah’a teslim ettim” deyip ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir. Bunun zıddı, “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem” demektir ki, bu da, “Ben kendimden başka bir şey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem” demektir. Allah’ın Resulüne uymak istememek, Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum olmaktır.
    Allah’ın veli kullarından olan Sehl b.Abdullah et-Tüsterî şöyle demektedir: “Allah’ı sevmenin alameti, Kur’an’ı sevip anlamaktır. Kur’an’ı sevmenin alameti, Rasulullah Efendimizi sevmektir. Rasulullah’ı sevmenin alameti, O’nun sünnetini severek yerine getirmektir.”
    “Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sünnetini sevmenin alameti ise, ahireti sevmek ve ona hazırlanmaktır. Ahireti sevmenin alameti, kendini bilip sevmektir. Kendini sevmenin alameti, dünyanın aldatıcı, oyalayıcı yanlarını sevmemektir. Bunun da alameti, insanı amaca ulaştıracak kadar rızkı helal yoldan elde etmektir.”[23]
    2. Hz.Peygamber (s.a.v)’in sözünü kabul edip, hükmüne razı olmak. Bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme karşı, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.”[24]

    Yüce Allah bu ayette şu üç noktaya dikkatimizi çekiyor:
    a. Her meselede Rasulullah’ın hakemliğine başvurmak.
    b. O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.
    c. Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek.
    Kur’ân-ı Kerim, müminlerin mutlak teslimiyetten öte başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile haber veriyor: “Mümin bir erkek ve kadın için, Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiç bir tercih hakkı yoktur...”[25]
    3. İnsanlar arasında O’nun dini olan İslam’ı yaymak, tevhid bayrağını yükseltmek ve Yüce Allah’ın kesinlikle izin vermediği putperestliği ortadan kaldırmak.
    4. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah için, kitabı için, Peygamberi için ve bütün Müslümanlar için nasihatte bulunmak. Nitekim Ümmet-i Muhammed’in en hayırlı ümmet olmasının sebeplerinden birinin, iyiliği emretmeleri ve kötülükten sakındırmaları olduğunu Yüce Allah şöyle açıklamaktadır: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz...”[26]
    5. Hz.Peygamber (s.a.v)’in güzel ahlâkıyla ahlâklanmak ve bütün kötü ahlâk ve davranışlardan sakınmak.
    Çünkü Peygamberimiz; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurmaktadır.[27]
    Hz. Peygamber’in yolundan gitmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmakla olacağına göre, herkesin kendisini, yaptıklarını ve kimin yolundan gittiğini ve kimin ahlâkıyla ahlâklandığını bilmesi ve kontrol etmesi lazımdır.
    İstiklal Marşı Şairimiz:
    Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir,
    Davransana eller de senin, baş da senindir. demektedir. Gerçekten, eller bizim elimizse ve taşıdığımız baş da bizim diyebiliyorsak, başımızı iki elimizin arasına alıp, biz neyiz ve kimin yolundayız diye düşünmemiz lazımdır.
    6. Hz. Peygamber (s.a.v)’e saygı ve hürmet göstermek. Sahâbîler (Allah onlardan razı olsun) Hz. Peygamber (s.a.v)’e saygılarından dolayı seslerini O’nun sesinden fazla yükseltmezlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v)’e bu derece saygı ve hürmet gösterirlerdi. Nitekim Yüce Allah: “Ey inananlar, seslerinizi, Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkında olmadan, amelleriniz boşa gider”[28] buyurmaktadır.
    7. Hz.Peygamber (s.a.v)’e dâima salat ve selamda bulunmak. Zîrâ Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Allah ve Melekleri, Peygambere salât etmekte (onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen göstermekte) dir. Ey inanlar! siz de O’na salât edin, (O’nun şânını yüceltmeye özen gösterin) içtenlikle selam edin (O’na esenlik dileyin)”[29]
    Yüce Allah, bu ayet-i kerimede bütün müminlere Peygamberine salât ve selâm etmelerini emretmekte ve O’na saygı göstermelerini istemektedir. “Allahümme Salli alâ Muhammed” demek salât, “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiy” demek selamdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’den rivâyet edilen çok sayıda Salavât-ı Şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salât ve selâm getirmek, Peygamber (s.a.v)’in sevgisini celb eder, şefaatine sebep olur.
    İşte Hz. Peygamber (s.a.v)’i gerçekten seven her Müslümanda bu vasıfların bulunması gerekir. Aksi halde insan tam manasıyla imanın meyvesinden istifade edemez ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in şefaatine nâil olamaz.
    Peygamber Efendimizi sevenin, O’nun Ehl-i Beytini (aile efradını, torunlarını) ve Eshabını, yani arkadaşlarını da sevmesi lazımdır.
    Ehl-i Beyt sözlükte “ev halkı” demektir. Özel anlamı ile Peygamberimizin ev halkını ifade etmektedir. Kimlerin Ehl-i Beyt'ten sayılacağı ile ilgili bazı farklı görüşler olmakla birlikte, İslam literatüründe Ehl-i Beyt kelimesi, Hz. Peygamberin soyundan gelenleri ifade eder ki, bunlar Hz.Peygamber’in mübarek eşleri, kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve onların çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir.
    Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde Ehl-i Beyt'e özel önem verilmiş, Müslümanlar, onlara karşı sevgi ve saygı hisleri duymaya davet edilmiştir. Bütün Müslümanlar da bu davete icabet etmişler, Ehl-i Beyt sevgisini birlik ve beraberlik şuurunun ortak paydası haline getirmişlerdir. Kur’an-ı Kerim, onlar hakkında açıkça şöyle buyuruyor:
    “Allah, ancak siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pisliği ve kötülüğü giderip sizleri tertemiz kılmak ister.”[30]
    Ehl-i Beyt’in üstün makamı ile ilgili olarak nazil olan ayetler ve rivayet edilen hadislerin çokluğundan dolayı Ehl-i Beyt (a.s), tarih boyunca bütün Müslümanların yöneldiği tek mihver olmuş ve çeşitli kesimler, ilim ve marifet nurlarından faydalanmak için onların kapısına gelmişlerdir.
    Ehl-i Beyt’in tarihini ve onların ilmî siretini mütalaa edip araştıran kimse, Ehl-i Beyt İmamları’nın (a.s) önemli rolünü ve taşıdıkları sorumlulukları iyice anlayabilir. Onlar, mukaddes İslam dinini tahrif ve bidatlerden korumak, İslam akidesinin asaletini muhafaza etmek, İslam’ın yüce ilkelerini uygulamak ve ümmeti hidayete erdirmek uğruna cihat etmiş, canlarını bile bu yolda feda etmişlerdir.
    İslam ümmetinin birliğinin yegane mihveri olabilecek Ehl-i Beyt’in tarihinin, her geçen gün daha iyi anlaşılması ve insanların hidayet ve nura doğru yönelip saadete ulaşmalarında onlara yardımcı olması, oldukça sevindirici bir gelişmedir.
    Biz, Müslüman kardeşlerimizi Ehl-i Beyt’in makamlarını tanımaya davet ederken, aslında onları Ehl-i Beyt’in yolunu takip etmeye, Müslümanları zaafa uğratmak, dağıtmak ve aralarına tefrika sokmak isteyen güçlerin karşısında bilinçli ve uyanık olmaya çağırıyoruz.
    Müslümanlar, ilahî vahyin bu mübarek ismi andığı zamandan beri bu şanlı isimle tanışmışlardır. Yüce Allah, onlarla ilgili olarak Kur’an’da şöyle buyurmuştur: “Allah, ancak siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizleri tertemiz kılmak ister.”[31]
    Bu ayet-i kerimenin nazil olmasıyla İslam toplumunda hakka uzanan gerçek hareket yolu ve İslamî hedeflere doğru giden çizginin sınırı belirlenmiş oldu. Bu ayetle Ehl-i Beyt’in İslam ümmetinin hayatındaki rolü beyan edilerek, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah-u Teala’nın, her çeşit pislik ve kötülükten temizleme iradesinin sadece onlara mahsus kılındığı ifade edilmiştir.
    İslamî ilimler üzerinde araştırma yapan ve İslam ümmetinin siyasî hayat sahasında görüş sahibi olan kimselerin belirttiği üzere, bu ilahî beyan ve açıklama, İslam ümmetinin hayatı, İslam tarihinin oluşması ve İslam uygarlığının kurulmasında özel bir anlam taşımaktadır.
    Bu ayetler, Hz. Peygamber’den sonra İslam’ın anlayış ve mantığına uygun olarak tarihin akışının yön ve çerçevesini belirlemiştir. Allah-u Teala, Ehl-i Beyt’e, bütün günahlardan, kötülüklerden ve hatalardan pak ve temiz olma sıfatını verdikten sonra, “Sizin Allah katında en değerli ve üstün olanınız, en takvalı olanınızdır.”[32] hitabı gereğince, örnek olmak ve rehberlik etmek için liyakatin en yüce derecesinin onlarda olduğu ortaya çıkmaktadır.
    Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber (s.a.v)’in sünnetinde araştırma yapan herkes görecektir ki, hangi mezhepten olursa olsun, bu ümmetin fikir adamları, müfessirleri, muhaddisleri, siyer yazarları, tarihçileri, fakihleri, edipleri ve arifleri Ehl-i Beyt’in yüce makamından söz etmişlerdir.
    Çeşitli mezheplerden olan Müslümanların yazdıkları hadis, siyer, tarih, tefsir, edebiyat, şiir, vb. kitaplarda bu mübarek soyun azameti belirtilmiş ve genellikle bu konuya özel bir yer verilmiştir.
    Yine imanın, Hz. Peygamber (s.a.v)’in ve onun Ehl-i Beyt’inin (a.s) sevgisiyle ölçülmesi inancına binaen, onların muhabbetini kalplere yerleştirmek için ümmetin adeta bir yarışa girmesi, onlara zulmeden ve düşmanlık besleyenlere karşı nefret ve tiksintilerini açığa vurmaları, sözümüzün bir başka kanıtıdır.
    Ehl-i Beyt (a.s), ilimde, takvada, ahlakta, şerefte, hak yolunda sebat göstermede, İslam’ı her şeylerini feda ederek korumada, zulüm ve taşkınlığa karşı çıkmada eşsiz insanlardırlar. Bu yüzdendir ki, bütün Müslümanlar Ehl-i Beyt’in sahip olduğu makamın, şerefin ve Allah’ın onlara tahsis ettiği faziletlerin, başka hiçbir kimsede olmadığında ittifak etmişlerdir.
    Evet, yalnızca bu mübarek aileyi, Allah (c.c), bütün kötülük ve günahlardan pak ve temiz kılmıştır...
    Yine yalnızca onları sevmeyi, Allah (c.c), bu ümmete farz kılmış ve onları sevmeyi, Peygamber (s.a.v)’in, ümmeti üzerinde bir hakkı olarak belirlemiş ve şöyle buyurmuştur: “(Ey Peygamber, Müslümanlara) De ki: Ben peygamberlik vazifesi (yolunda çektiğim zahmetlerin) karşısında, sizden hiçbir ücret istemiyorum; sizden istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beyt’ime) muhabbettir. Kim bir iyilik yaparsa, biz onun sevabını daha da artırırız.”[33]
    Yine Allah (c.c), yalnızca onlara beş vakit namazda salat ve selam etmeyi ve Peygamber’in isminin yanında onların da isminin anılmasını farz kılmıştır. Allah-u Teala Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Şüphesiz, Allah ve melekleri, Peygamber’e salat ve selam ediyorlar; ey iman edenler, (siz de) ona (Peygamber’e) teslimiyetle salat ve selam edin.”[34]
    Müslümanlar Peygamber’den, kendisine nasıl salat edeceklerini sorduklarında, salat etmenin şeklini onlara şöyle öğretmiştir: “Deyin ki: Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in âline (Ehl-i Beyt’ine) salat et; nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in âline salat ettin. Şüphesiz ki sen beğenilmiş ve yüksek mertebelisin.”
    Bu ümmetin içinde Ehl-i Beyt’ten başka bu yüce sıfatları haiz olan hiç kimse yoktur. İşte buradan, Ehl-i Beyt’in (a.s) sevmenin farz oluşu, onlara tabi olup, gittikleri yoldan gitmenin bütün Müslümanlara gerekli olduğunun sırrı ortaya çıkmaktadır.
    Kur’an-ı Kerim’in, Ehl-i Beyt (a.s) üzerinde bu kadar ısrarla durmasından, onların azamet ve makamlarını açıklamasından maksat, Müslümanların Hz. Resulullah (s.a.v)’den sonra onları önder kabul etmeleri, onları sevmeleri ve onlara itaat etmeleridir.
    Birisi bir iyilik yapınca, ona teşekkür etmek insanlık icabıdır. Bu iyilik ne kadar fazla olursa ne kadar kıymetli olursa teşekkür de o oranda artar. Bize en büyük iyiliği, Rasulullah, Ehl-i Beyt ve Eshab-ı Kiram yapmıştır. Çünkü dünya ve ahiret saadetinin yolunu gösteren İslamiyet, onlar vasıtası ile bizlere gelmiştir. Bunun için bunlara ne kadar teşekkür etsek, dua etsek yine de azdır.
    Ayrıca bunları sevmek, saygıda, hürmette kusur etmemek, Peygamber Efendimizin emridir. Çünkü, Efendimiz, “Eshabımı, zevcelerimi ve Ehl-i Beytimi seven ve onlara dil uzatmayan, Cennette benimle beraber olur.”, “Ehl-i Beytim, Nuh aleyhisselamın gemisi gibidir. Ona binen kurtulur, binmeyen boğulur” buyuruyor.


  3. #3
    Senior Member Baş Belası - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Yer
    Anasının Dizinin Dibiinden
    Yaş
    29
    Mesajlar
    5.348
    Ettiği Teşekkür
    0
    1 mesaja 1 teşekkür aldı

    Standart


    Peygamberimiz, Eshab-ı Kiramı yıldızlara benzetmiştir. Yıldıza uyan, yolu bulur. Ehl-i Beyti de, gemiye benzetmiştir. Çünkü gemide olanın, yıldıza göre yol alması lazımdır. Yıldızlara göre yol almazsa, gemi sahile kavuşamaz. Görülüyor ki, boğulmamak için, hem gemi, hem yıldız lazım olduğu gibi, Eshab-ı Kiramın hepsini ve Ehl-i Beyt'in hepsini sevmek, saymak lazımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en faziletlisi olan Hz. Peygamber’in sohbeti ile şereflenme fazileti, hepsinde vardır. Sohbetin fazileti ise, bütün faziletlerin üstündedir.
    Peygamber Efendimizi sevenin, O’nun Ehl-i Beytini (Aile efradını, torunlarını) ve Eshabını, yani arkadaşlarını da sevmesi lazımdır. Efendimiz, “Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşman oldukları için düşmanlık ederler” buyurmuştur. Allahu Teâlâ, Eshab-ı Kiramdan razı olduğunu, onları sevdiğini Kur’an-ı Kerim'de bildiriyor. Allahu Teâlânın sıfatları ebedidir, sonsuzdur. Bu bakımdan Eshab-ı Kiramdan razı olması da sonsuzdur. Münafıklardan birkaçının, imansızlıklarını sonradan açıklamaları, Eshab-ı Kiramın sonradan mürted olması demek değildir. Peygamberimiz, kendisini sevmekle Eshabını sevmeyi bir tutmaktadır:
    “Eshabıma dil uzatmakta, Allahu Teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmeyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, onları gücendirenler, Allahu Teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muahezesi, ibret cezası gecikmez, verilir.” buyurmuştur.
    Efendimiz lanet etmeyi sevmezdi, O, hayatı boyunca çok az kimseyi lanetlemiştir. Bunlardan biri de Eshabına kötü söz söyleyenlerdir: “Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti, Eshabıma kötü söz söyleyenin üzerine olsun!” buyurmuştur.
    Eshab-ı Kiramın hepsi adil, salih, evliya, alim, müctehid, seçilmiş insanlardı. Bunların üstünlüğünü Resulullah Efendimiz şu sözleri ile ifade etmektedir:
    “Allahu Teâlâ bütün insanlar arasından beni seçti. Bütün üstünlükleri ve iyilikleri ihsan eyledi ve benim için eshab ayırdı, seçti. Eshabım arasından benim için akraba ve yardımcılar seçip ayırdı. Bir kimse, benim için, benim Peygamberliğim için, bunları sever ve sayarsa, Allahu Teâlâ da, onu Cehennemden muhafaza eder. Bir kimse, benim hatırımı düşünmiyerek, Eshabımı sevmez, onlara dil uzatır, incitirse, Allahu Teâlâ da, onu Cehennem azabı ile yakar, sızlatır.”
    İstisnasız, bütün Eshab-ı Kiramı ve Ehl-i Beyt'i sevmek ahirette kurtuluş vesilesidir. Nitekim Efendimiz, “Kıyamette, insanların hepsinin kurtulma ümidi vardır. Eshabıma sövenler bunlardan müstesnadır. Sırat köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, Ehl-i Beytimi ve Eshabımı çok sevenlerdir.” buyurmuştur. Cenab-ı Hak bizleri bu sevgiden mahrum bırakmasın!..
    Burada kısaca toplumumuzda çok fazla kullanılan Alevî ve Sünnî kelimelerinin manası üzerinde de durmak istiyorum.
    Alevilik Sünnilik Nedir?
    Alevîlik: Lügatta “Alevî” kelimesi; en saf anlamda, İslam’ın Büyük Halifelerinden Hz.Ali (r.a)’ye mensubiyeti ifade eder. Yani, Hz.Ali (r.a)’nin soyundan gelen veya yolundan giden demektir.
    Aynı kelime Hz.Ali (r.a) zamanındaki siyasî iktidar mücadeleleri sırasında ise, “Hz.Ali (r.a) yanlısı, O’nun taraftarı” anlamında kullanılmış ise de günümüzde genel olarak, “Hz.Ali (r.a)’nin yolundan gidenler” anlamında kullanılmaktadır.
    Bu kelimenin karşıtı gösterilmek istenen “Sünnî” kelimesi de, “sünnet” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Sünnet, “Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın yolu” demektir. Sünnî ise, “bu yolda giden, bu yolun yolcusu olan” anlamındadır.
    Hz. Peygamber’in yolunu en iyi bilip, O’nun yolundan en iyi gidenlerin başında da Hz.Ali (r.a)’nin bulunduğu herkes tarafından bilinmektedir. Şu halde denilebilir ki, Hz.Ali (r.a)’nin yolu aynı zamanda Hz. Peygamber’in yolunun ta kendisidir. Bunda mü’min mü'min olmayan hiç kimsenin şüphesi yoktur. Şüphesi de olmamalıdır.
    Dolayısıyla benim kanaatime göre, “Alevî” kelimesi ile “Sünnî” kelimesi aynı anlama gelmektedir.
    İşte bu türlü bakılmadığı ve Hz. Peygamber’le Hz. Ali (r.a)’yi sanki ayrı ayrı dindenmiş gibi bir telakki ile yola çıkıldığından dolayı bu iki kelimenin farklı anlamlar ifade ettiği zannedilmektedir. Halbuki aslında durum hiç zannedildiği gibi değildir. Hz. Ali (r.a)’nin daha çocuk yaşta Peygamber Efendimize inanıp şehadet getirdiğini ise, bilmeyen yoktur. O, Hz. Peygamber’in ümmetidir. Bu dinin bütün gönüllere yerleşmesinde Hz. Ali (r.a)’nin kahramanlıkları gayet açık ve net olarak ortadadır ve bu sebepledir ki, Hz. Peygamber’in ifadesi ile O, “Allah’ın Aslanı” olarak nitelendirilmiştir.
    Hz.Ali (r.a)’nin hayatını inceleyenler, O’nun hayatının tıpkı Peygamber Efendimizin hayatı gibi olduğunu görürler. O’nun yaptıklarını yaptığını, yapma dediklerini yapmadığını ve Hz. Peygamber’in “ailesi efradından” Ehl-i Beytinden olduğunu bilirler.
    Bu bilgilerden sonra, ister Sünnî isterse Alevî kelimesini kullanmış olalım, anlattığımız şeyin aynı şey olduğu kabul edilmelidir.
    Bu hususu şu şekilde ifade etmemiz de mümkündür: Her Alevî aynı zamanda Sünnî, her Sünnî aynı zamanda bir Alevîdir. Çünkü hangi yolu takip edersek edelim, sonuç değişmeyecektir. Her ikisinde de Cenab-ı Hakk’ın vahiy yoluyla Hz. Peygamber’e bildirdiği yol takip edilmiş olacaktır. Alevî de Sünnî de Kur’an ve Sünnet yolunun yolcusudur.
    O halde, Ey Muhammed (s.a.v)’in ümmeti ve ey Ehl-i Beyt (a.s) dostları! Gelin Kur’an ve Ehl-i Beyt sevgisinde birleşelim! Çünkü izzet, keramet ve şerefimiz, İslam’a sarılıp, Allah’ın Kitabı, Peygamber’in sünneti ve Ehl-i Beyt’in sireti üzere amel etmektedir...
    Zira Yüce Allah, Tövbe suresi 105. ayette şöyle buyurmaktadır:
    “De ki: Salih amel işleyiniz. Amellerinizi Allah da, Resulü de, müminler de görecektir. Sonra gizli ve açık herşeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.”


Benzer Konular

  1. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 01-17-2013, 06:32 PM
  2. Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 08-18-2010, 06:36 AM
  3. Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 06-27-2010, 02:19 PM
  4. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 04-20-2010, 10:36 AM
  5. Aile sevgisi satmıyoruz
    By Derin in forum Güzel Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12-03-2009, 03:05 PM

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
site ekle site ekle
Genel Genel

SEO by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243